MORGUE SOKAĞI CİNAYETİ

34 0 8 Eylül 2024

Morgue Sokağı Cinayeti
Edgar Allan Poe
Özgün Adı: The Murders in the Rue Morgue
İngilizceden Çeviren: Memet Fuat
———————————————-

Syren’ler hangi şarkıyı söylerlermiş? ya da Achilles kadınların arasına saklandığı zaman hangi adı takınmış? Gerçi şaşırtıcı sorulardır bunlar, ama bütün tahminlerin ötesinde oldukları da söylenemez. 
– Sir Thomas Browne 

Çözümleme diye adlandırdığımız düşünce gücünün kendisi çözümlenmeye pek elverişli değildir. Onu, sadece, vardığı sonuçlarla  değerlendirebiliriz.  Bildiğimiz  bir  şey  de  şu: çözümleme gücüne aşırı derecede sahip olmak, insanoğlu için her zaman gerçek bir tat kaynağıdır. Güçlü bir adam nasıl vücudu   ile   övünür,   adalelerini   çalıştıran   hareketlerden hoşlanırsa,  çözümleyici  de karmakarışık  şeylerin  içinden çıkmaya   çalışarak   kafa   yormaktan   hoşlanır.   Yeteneğini göstermesine  yarayacak  en  saçma  işlerden  bile  tat  alır. Bilmecelere,     bulmacalara,     anlaşılmaz     yazılara     pek düşkündür; bunları çözerken o derece beceriklilik gösterir ki, alelade  kimselere  doğaüstü  bir  iş  yapıyormuş  gibi  gelir. Yöntemli düşünceyle vardığı sonuçların havasında, gerçekten de, bir içe doğmuşluk vardır. 

Bu çözümleme yeteneğinin canlanmasına, herhalde, matematiğin, hele onun en yüksek kolu olan ve karışık işlemleri var diye –âdeta değerini artırmak içinmiş gibi– yanlış olarak analitik dediğimiz çeşidinin çok etkisi vardır. Gene de, aslında, hesaplamak çözümlemek demek değildir. Örnekse bir satranç oyuncusu hiç çözümleme yapmadan bazı hesaplamalar yapar. Şunu da söylemeli: satranç oyununun düşünce üzerindeki etkileri çok yanlış anlaşılmıştır. Bir bilim kitabı yazmıyorum, sadece biraz tuhaf bir öyküye başlangıç olarak gelişigüzel bazı görüşlerimi sıralıyorum; bunu fırsat bilerek, gösterişi  sevmeyen  dama  oyununun,  ustaca  bir  araya  getirilmiş  saçma  zorluklarla  dolu  satranç oyununa oranla, düşünce gücünün en yüksek katlarını kullandırmak bakımından daha kesin, daha yararlı olduğunu ileri süreceğim. Satranç oyununda taşların değişik, başka başka hareketleri vardır, değerleri de çeşitlidir, birbirine uymaz; karışıklığı derinlik sanıyor, yanılıyorlar, (görülmemiş bir yanılma değil doğrusu). Bu oyun bütünüyle dikkate dayanır. Bir an dikkatiniz gevşeyecek olsa, hata yaptınız demektir, ya bir taş kaybedersiniz ya da yenilirsiniz. Hareketler sadece türlü türlü değil, üstelik karışıktır da, o yüzden bu gibi hatalara düşme olasılığı çoktur; on oyundan dokuzunu, kafası derli toplu işleyenler kazanır, zeki olmak yetmez. Damada ise, tam tersine, hareketler tek çeşittir, pek öyle bir değişiklik yoktur, dikkatsizlik olasılığı azalmıştır, dikkat kullanılmaz bile, her iki taraf dakazandıklarını kendi beceriklilikleriyle kazanırlar. Daha elle tutulur bir örnek verelim; bir dama oyunu var diyelim, sadece dört tane dama olmuş taş kalmış ortada; elbette ki böyle bir durumda hata yapılması beklenemez. Kazanmak için (oyuncular eşdeğerde iseler) görülmemiş bir hareket yapmak gerekir, öyle bir hareketi de insan ancak kafasını kullanarak bulabilir. Basmakalıp çarelere başvuramayacağından, çözümleyici, karşısındakinin ruhuna girmek, düşünüşünü anlamak zorundadır; böylece, bir bakışta, (bazen gerçekten gülünecek derecede basit olan) ana yöntemler, baştan çıkarıcı, yanlış hesaplara sürükleyici oyunlar buluverir. 

Briç  denilen  iskambil  oyununun  hesaplama  gücüne  dayandığı  söylenir;  öte  yandan,  en  akıllı kimseler bile, satrancı saçma bulurlar da, bu oyundan açıkça görülen ama nedeni pek bilinmeyen bir tat alırlar. En küçük bir kuşkum olmadan söylüyorum, çözümleme gücünü onun kadar çalıştıran başka hiçbir oyun yoktur. Yeryüzündeki en iyi satranç oyuncusu, satrancı en iyi oynayan kimsedir, o kadar; briçte ustalık ise bir insanın kafasını kullanabildiğini, akılların çarpışacağı çok daha önemli işlerde de başarı sağlayabileceğini gösterir. Ustalık derken, elverişli yardımların geleceği bütün kaynakları bir anda kavrama gücüne sahip olan, örnek bir briç oyuncusunun olgunluğunu düşünüyorum. Bu kaynaklar hem pek çoktur, hem de pek çeşitlidir, üstelik düşüncenin öyle kuytu köşelerinde saklıdırlar ki, alelade kimselere, erişilmez, yanına varılmaz şeylermiş gibi görünürler. Dikkatle gözlemek, iyi hatırlamak demektir; onun için, kafası derli toplu işleyen bir satranç oyuncusu briçte de kendini gösterebilir; sonra Hoyle kuralları da (oyunun mekanik yapısına dayandıklarından) herkesin yeteri kadar anlayabileceği şeylerdir. Böylece, sağlam bir belleği olup, “kitaba” uyarak oynayan herkese iyi oyuncu  demek  bir  alışkanlık  haline  gelmiştir.  Ama  kurallara  sığmayan  şeyler  de  vardır,  işte çözümleyicinin ustalığı  öyle  durumlarda  belli  olur. Sessizlik içinde, bazı  gözlemler  yapar, bazı sonuçlar çıkarır. Belki arkadaşları da yapar aynı şeyi; ama herkes kendine göre bir bilgi elde eder; bu bilginin azlığı ya da çokluğu, sadece varılan sonuçların doğruluğundan gelmez, daha çok, gözlemlerin niteliğinden gelir. İş neyi gözleyeceğini bilmektedir. Bizim oyuncumuz dikkatini sınırlamaz; kendimi oyuna vermeliyim diyerek, oyunun dışındaki  şeylerden çıkarılabilecek sonuçları  bir  yana atmaz. Ortağının yüzündeki değişikliklere dikkat eder, öbür iki oyuncu ile inceden inceye ölçüştürür. Her elde kâğıtların nasıl dağıtıldığını kestirmeye çalışır; oyuncuların bakışlarından kozların, onörlerin kimlerde  olduğunu  anlar.  Oyun  devam  ederken  yüzlerdeki  bütün  değişiklikleri  kollar,  güven, şaşkınlık, utku, can sıkıntısı gibi kolayca belli olan değişikliklere bakarak bazı düşünceler elde eder. Bir elin alınışından onu alanın aynı cinsten başka bir kâğıdı olup olmadığını kestirir. Şaşırtmak için oynanan bir kâğıdı masanın üstüne atılışındaki edadan anlayıverir. Ağızdan kaçan ya da rasgele söylenen  bir  söz;  bir  kâğıdın  düşüşü,  ters  dönüşü,  görülmemesi  için  harcanan  çaba  ya  da umursamazlık; kazanılmış ellerin sıralanıp sayılışı; sıkıntı, duralama, heveslenme, heyecan –bütün bunlar, onun sanki  içine doğmuşçasına ortaya attığı  gerçekleri  bulmasına, durumu görebilmesine yardım eder. İlk iki üç kâğıt oynandı mı, herkesin elinde neler olduğunu öğrenir, ondan sonra da, bütün eller yere açılmış gibi, rahat rahat, hiç çekinmeden oynamaya başlar. 

Çözümleme gücü, bildiğimiz beceriklilikle karıştırılmamalıdır; gerçi  çözümleyici  ister  istemez becerikli bir kimsedir, ama becerikli kimselerin hepsi çözümleme yapamazlar. Kuruculuk ya da birleştiricilik gücü diye adlandırılan ve bilginlerin (bence yanlış olarak) ayrı bir organdan geldiğine inandıkları, ilkel bir yetenek sandıkları beceriklilik, kafası işlemeyen, aptal denilebilecek kimselerde de sık sık görülen bir şeydir; o kadar ki, insan düşüncesi üzerine eser veren yazarların aşağı yukarı hepsi bu gerçeğin farkına varmışlardır. Çözümleme gücü ile beceriklilik arasındaki uzaklık, çeşitli hayalleri kafaya toplama gücü ile bunlardan yeni bir hayal yaratabilme gücü arasındaki uzaklıktanbile fazladır; ama büyük bir benzerlikleri de var. Gerçekten, becerikli kimseler kafası hep hayallerle dolup taşan kimselerdir; yaratma gücü olanlar ise birer çözümleyiciden başka bir şey değillerdir. 

Aşağıdaki  öykü,  okuyucuya,  sanki  ileri  sürdüğüm  bu  düşüncelerin  bir  açıklamasıymış  gibi görünecektir. 

18.. yılının ilkyazı ile yaz başlarını geçirdiğim Paris’te, Monsieur C. Auguste Dupin adında biriyle tanışmıştım.  Gerçekten ünlü  bir  aileden olan bu genç,  bazı  talihsizlikler  yüzünden iyice  yoksul düşmüş, hayatın yükü altında ezilerek her türlü hareketten bezmişti; eski servetini elde etmek için uğraştığı da yoktu. Alacaklılarının hoşgörüsüyle, baba malının pek az bir parçası elinde kalmıştı; oradan  gelen  parayla,  hayatın  kaçınılmaz  gereksinimlerini  karşılayarak,  hiç  şatafata  sapmadan, güçlükle  geçiniyordu. Tek lüksü kitaplardı. Onları  da  elde  etmek, Paris’te, öyle  pek zor  bir  iş değildir. 

İlk karşılaşmamız Montmartre  Sokağı’ndaki  karanlık bir  kitaplıkta  oldu; ikimiz de  aynı  kitabı arıyorduk, ender  bulunan, pek önemli  bir  kitaptı; bu olay bizi  birbirimize yakınlaştırmaya yetti. Tekrar tekrar buluştuk. Bir Fransızın kendisinden söz ederken takınacağı tam bir açık yüreklilikle anlattığı  aile  öyküsü,  beni  pek  ilgilendirmişti.  Okuduğu  kitapların  çokluğuna  da  şaşıp  şaşıp kalıyordum; ama, asıl, ruhumu bir ateş gibi saran, yaratıcı hayallerinin sıcaklığı, canlılığı, tazeliğiydi. Paris’te, o zaman aramakta olduğum şeyleri ararken, böyle bir adamın dostluğu, benim için, değeri ölçülmez bir hazineydi; bu düşüncemi ona açıkça söyledim. Sonunda, kentte kaldığım sürece birlikte oturmaya karar verdik; ben onun kadar darlık içinde olmadığımdan, bir ev tutup ruhlarımızın karanlık havasına uyacak bir biçimde döşemeyi üzerime aldım; tuttuğum ev St. Germain’in dış mahallelerinde, ıssız bir  yerdeydi; zamanın aşındırdığı, çirkin, nerdeyse yıkılacak, eski  mi  eski  bir  yapıydı; ne olduğunu sorup öğrenmediğimiz bazı boş inanlar yüzünden yıllarca boş kalmıştı. 

Orada  geçirdiğimiz  hayat  bilinseydi,  herkes  bize  deli  gözüyle  bakardı  –ama  işte,  zararsız delilerden.  Tam  bir  yalnızlık  içindeydik.  Hiç  konuk  kabul  etmiyorduk.  Evimizin  yerini  eski arkadaşlarımdan  saklamıştım;  Dupin’in  ise  zaten  yıllardır  Paris’te  hiç  kimseyle  bir  alışverişi kalmamıştı. Kendi başımıza, yapayalnız yaşıyorduk. 

Geceyi salt gece diye sevmek arkadaşımın bir eğlencesiydi, hayallerine hız veren, garip bir eğlence (başka  ne  diyebilirim buna?); bütün öbür  huylarına  olduğu gibi,  bu değişik  huyuna  da  sessizce uymuştum;  kendimi  bütün  bütün  onun  kaprislerine bırakmıştım.  Tanrının  karanlığı  her  zaman yeryüzünü sarmadığından, gündüzleri  onu biz yaratıyorduk. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, yaşlı evimizin bütün pancurlarını kapatıyor, soluk, cansız ışıklar saçan bir çift şamalı fitil yakıyorduk; bu fitillerden keskin bir  koku yayılıyordu.  Onların ışığında  ruhlarımızı  hayallere  bırakıyor  –saatin vuruşları gerçek karanlığın geldiğini haber verene kadar, okuyor, yazıyor ya da konuşuyorduk. Sonra, kol kola, caddelere fırlıyor, kalabalık kentin ışıkları, gölgeleri arasında, geç saatlere kadar, oradan oraya, başı boş dolaşıyor, sadece sessiz bir seyirci olarak tadılabilecek sonsuz heyecanlar arıyorduk. 

Böyle zamanlarda Dupin’in gösterdiği o garip çözümleme gücüne (kolayca hayal kuran bir insan olduğunu bildiğim için şaşmamam gerektiği halde) pek şaşıyor, hayran oluyordum. Gösterişinden değilse bile –çözümleme işini yapmaktan büyük bir tat alıyordu; saklamıyordu bunu. Kıkır kıkır gülerek, insanların çoğunun göğüslerinde kendisine doğru açılmış  pencereler  olduğunu söylüyor, övünüyordu; bu gibi sözler söyledikten sonra benim üzerime bilgisinin genişliğini gösteren şaşırtıcışeyler anlatmayı alışkanlık edinmişti. Böyle anlarda tavrına bir soğukluk, bir anlaşılmazlık gelirdi, gözleri boş boş bakardı; aslında kalın olan sesi üç kat tizleşirdi, kelimeleri söyleyişindeki açık seçiklik, konuşmasındaki ağırbaşlılık olmasa, insan huysuzlaştığını sanırdı. Onun bu haline bakarken, ruhun ikiye bölünüşü üzerine kurulmuş olan eski bir felsefe anlayışını hatırlardım, Dupin’i kafamda ikiye bölmek pek hoşuma giderdi –biri, yaratıldığı gibi, herhangi bir insandı, öbürü ise bir çözümleyiciydi, bambaşka bir insan. 

Bu söylediklerime bakarak, olmayacak şeyler anlattığımı ya da düşsel bir öykü kaleme aldığımı sanmayın. Fransızın bu halleri, sadece, heyecanlı, belki de hasta bir ruhun yarattığı şeylerdi. Ama öyle zamanlarında yaptığı çözümlemelerin şaşırtıcılığına gelince, bunu bir örnekle anlatmak daha iyi olur. 

Bir gece Palais Royal yakınlarında, uzun, pis bir caddede dolaşıyorduk. İkimiz de düşüncelere dalmış olduğumuz için, en aşağı on beş dakikalık bir zaman boyunca tek kelime bile konuşmamıştık. Dupin birdenbire şu sözlerle yırttı sessizliği: 

“Gerçekten pek ufak tefek bir adamdır o, Théâtre des Variétés’ye daha yakışır.” 

“Şüphesiz öyle,” diye cevap verdim; hiç düşünmeden vermiştim bu cevabı (artık o anda ne kadar dalgın  olduğumu  anlayın),  onun  bu  sözlerinin  kafamdan  geçenlere  tıpatıp  uyduğunun  farkına varmamıştım. Bir an içinde kendimi toparladım, ama şaşkınlığım pek derindi. 

“Dupin,”  dedim,   ciddi   bir   sesle,   “aklım  almıyor   bunu.   Şaşkınlığımı   saklayacak  değilim, duygularıma  inanamıyorum.  Nasıl  olur  da  benim şeyi  düşündüğümü  –?”  Burada  durdum,  kimi düşündüğümü bilip bilmediğini, hiç kuşkuya yer kalmadan öğrenmek istiyordum. 

“Chantilly’yi düşündüğümü, desene,” dedi, “niye duraladın? Ufak tefekliği yüzünden trajedilere yakışmadığını düşünüyordun.” 

Gerçekten de düşüncelerimin ana konusu buydu. Chantilly, eskiden, St. Denis Sokağı’nın ayakkabı tamircisiydi,  ama  sahneye  heves  ederek  Crébillon’un Xerxes  adlı  trajedisinde,  Xerxes  rolünü oynamaya kalkmış, bu yüzden de dile düşmüştü. 

“Tanrı  aşkına  söyle,”  diye  bağırdım,  “hangi  yöntemle  –eğer  bir  yöntemin varsa–  nasıl  böyle ruhumun  derinliklerine  giriyorsun,  anlat  bana.” Aslında,  gösterebildiğimden  çok  daha  fazla  bir heyecana kapılmıştım. 

“Yemişçi neden oldu,” dedi arkadaşım, “bu kundura tamircisinin Xerxes (et id genis omne) rolü için epeyce kısa boylu olduğu sonucuna varmana yemişçi yol açtı.” 

“Yemişçi mi? –şaşırtıyorsun beni– tanıdığım yemişçi filan yok benim.” 

“Bu sokağa saptığımız sırada sana çarpan adam –on beş dakika kadar bir şey oldu.” Hatırlamıştım; C– Sokağı’ndan, bulunduğumuz caddeye saptığımız sırada, başının üstünde koca bir 

sepet elma taşıyan bir yemişçi istemeyerek bana çarpmıştı; az daha yere yuvarlanacaktım; ama bunun Chantilly ile ne ilgisi olduğunu bir türlü anlayamıyordum.Bir damla bile olsun şarlatanlığı yoktu Dupin’in. “Açıklayacağım,” dedi, “hepsini anlarsın şimdi; önce, yemişçi ile çarpıştığından bu yana aklından geçirdiğin şeyleri, geriye doğru, bir sıralayalım. Zincirin ana halkaları şöyle gidiyor –Chantilly, Orion, Dr. Nichols, Epicurus, Stereotomy, caddenin taşları, yemişçi.” 

Hayatlarının herhangi bir çağında, düşüncelerinin vardığı birtakım sonuçları nasıl elde ettiklerini araştırmamış, böyle sıralamalar yapmaktan tat almamış kimseler pek azdır. Bu iş çoğu zaman ilgi çekicidir;  hele  ilk olarak deneyenler,  başlangıç  noktası  ile  sonuç  arasındaki  uzaklığı,  birbirini tutmazlığı görünce pek şaşırırlar. Fransızın bu sözlerini dinlediğim, söylediklerinin hepsinin doğru olduğunu kabul etmek zorunda kaldığım sırada, ne derece büyük bir şaşkınlığa kapıldığımı, artık siz kestirin. Şöyle devam etti: 

“Yanılmıyorsam, C– Sokağı’ndan ayrılırken atlardan söz ediyorduk. Tartıştığımız son konu buydu. Köşeyi saparken, başının üstünde koca bir sepet taşıyan bir yemişçi sürtünerek yanımızdan geçti, sana biraz hızlıca çarpmış olacak, kaldırımı tamir etmek için kenarda yığılı duran taşlara doğru sendeledin. Oynak bir taşın üstüne basınca ayağın kaydı, topuğun biraz incindi, kızdın, hırçınlaştın, birkaç kelime mırıldandın, dönüp taş yığınına bir baktın, sonra sessizce ilerledin. Yaptıklarına bile bile dikkat etmedim; ama ta eskiden beri gözlem benim için kendiliğinden olagelen, kaçınılmaz bir şeydir. 

“Gözlerini yere dikmiştin –canı sıkkın bir halde, kaldırımdaki çukurlara, oyuklara bakıyordun (hâlâ taşları düşünmekte olduğunu bundan anladım); Lamartine Pasajının oraya gelene kadar bu böylece devam etti; orada, bir deneme olarak, kaldırımı tahtadan, küçük taşlar biçiminde kesilmiş, düzgün tahtalardan  yapmışlardı.  Onları  görünce  yüzün  aydınlandı,  dudakların  kıpırdadı,  ‘stereotomy’ kelimesini  mırıldandın,  buna  kuşkum  yok;  kesme,  biçim  verme  anlamına  gelen  bu  kelime  ile kaldırımın  tahtadan  oluşu  arasında  kolayca  görülen  bir  ilgi  vardı.  ‘Stereotomy’  kelimesini  ise, atomları düşünmeden söyleyemeyeceğini biliyordum; atomları düşününce de, Epicurus teorilerini hatırladın; bir zaman önce bu konuyu tartıştığımızda, kozmografya biliminin ileri sürdüğü son nebülöz teorileri ile bu değerli Yunanlının tahminleri arasındaki benzerliğe dokunmuştum; son buluşlarla o tahminlerin  doğrulanmakta  olduğunu  söylemiştim;  bunları  hatırlayacağın  için  gözlerini  Orion yıldızlarının  oradaki   büyük nebülöze  doğru  kaldıracağını  umuyordum,  bu  hareketi  yapacağına emindim. Gerçekten de, başını kaldırıp yukarı baktın; böylece, düşüncelerinin akışını doğru olarak takip ettiğimi anladım. ‘Musée’nin dünkü sayısında çıkan o acı yerme yazısında, yazar, Chantilly’nin ayakkabıcı  oluşuna  dokunan  birtakım  terbiyesizce  sözler  söylerken,  seninle  üzerinde  sık  sık konuştuğumuz, Latince bir dizeyi aktarmıştı. Hani şu dize: 

Perdidit antiquum litera prima sonum. 

Bunun önceleri  Urion diye  yazılan Orion ile  ilgili  olduğunu ta  ne  zaman anlatmıştım sana; o açıklamayı yaptığım sırada beni öyle bir dinliyordun ki, sözlerimi hiç unutmayacağını anlamıştım. Bu yüzden  de  Orion  ile  Chantilly  kelimelerinin  kafanda  birbirini  kovalayacağı  açıktı.  Böyle  bir çağrışımın olup bittiğini dudaklarında dolaşan gülümseme belli etti. Zavallı kundura tamircisinin harcanışını düşünüyordun. O ana kadar kendini bırakmış bir halde yürümekteydin; birden doğrulup dikleştiğini  gördüm.  Bunu  gördükten  sonra,  artık,  Chantilly’nin  ufak  tefekliğini  düşündüğünden kuşkum kalmadı. İşte tam bu noktada, düşüncelerini keserek, onun –Chantilly’nin– gerçekten pek ufaktefek bir adam olduğunu, Théâtre des Variétés’ye daha yakışacağını söyledim.” 

Bunun üzerinden çok geçmeden bir  gün, Gazette des Tribunaux’nun gece  baskılarından birine bakıyorduk, aşağıdaki satırlar dikkatimizi çekti. 

“OLAĞANDIŞI CİNAYETLER. – Bu sabah saat üçe doğru St. Roch Mahallesi halkı, birbiri ardına gelen korkunç çığlıklarla uyanmışlar; bu çığlıklar, Morgue Sokağı’nda, Madame L’Espanaye ile kızı Mademoiselle Camille L’Espanaye’in oturmakta oldukları bir evin dördüncü katından gelmekteymiş. Kapıyı içerdekilere güzellikle açtırmak için boşuna harcanan birkaç dakikadan sonra, aralarında iki d e jandarma bulunan sekiz on komşu, bir demir çubukla kilidi kırarak içeri girmişler. Bu sırada çığlıklar kesilmişmiş; ama komşular merdivene saldırdıkları anda, evin yukarılarından doğru, kavga eden, kızgın sesler gelmiş. İkinci katın sahanlığına vardıklarında, bu sesler de kesilmiş, her şey tam bir sessizliğe gömülmüş. Komşular hemen dağılıp bütün odaları aramaya başlamışlar. Dördüncü katın arka tarafındaki büyük odaya girince (bu odanın kapısı içerden kilitli olduğundan kırılarak açılmış) hepsi büyük bir şaşkınlık ve korkuya kapılarak duralamışlar. 

“Odanın içi karmakarışıkmış –paramparça edilmiş eşyalar sağda solda darmadağın duruyormuş. Bir tek yatak varmış; onun da şiltesi ta odanın ortasındaymış. Bir sandalyenin üstünde kanlı bir ustura görmüşler. Şöminenin ocağında, iki üç tutam, köklerinden zorla çekilip çıkarılmışa benzeyen, kan içinde, kırlaşmış insan saçı bulunmuş. Yerlerde ise, dört Napolyon altını, bir topaz küpe, üç büyük gümüş kaşık, metal d’Alger’den yapılma üç daha küçük kaşık, içlerinde dört bin franga yakın altın olan iki torba bulunmuş. Bir köşede duran konsolun çekmeleri açıkmış, içleri yağma edilmiş gibi bir haldeymiş ama büsbütün boşaltılmamışlar. Şiltenin altından (yatağın değil) küçük bir demir kasa çıkmış, onun da kapağı açıkmış, anahtarı üstünde duruyormuş. İçinde birkaç eski mektup ile değersiz kâğıtlardan başka bir şey yokmuş. 

“Odada Madame L’Espanaye’in varlığını gösteren bir ize rastlanmamış; ama ocakta biraz fazlaca kurum olduğu görülerek baca araştırılmış, (anlatılması bile korkunç!) dar deliğin epeyce yukarılarına itilmiş olan ve tepetaklak duran bir ceset, genç kızın cesedi dışarı çıkarılmış. Daha sıcakmış. Şöyle bir gözden geçirmişler, her yanı yara bere içindeymiş; kuşkusuz bütün bunlar, bacaya sokulduğu, çıkarıldığı sırada olmuş şeylermiş. Yüzünde tırmık izleri, gırtlağında çürükler, derin tırnak yaraları varmış, boğularak öldürülmüşe benziyormuş. 

“Evi baştan aşağı iyice araştırıp başka hiçbir şey bulamayan komşular, arkadaki küçük bir taşlığa çıkınca  ihtiyar  kadının cesediyle  karşılaşmışlar; boynu ta  dibine  kadar  kesikmiş,  kadını  yerden kaldırmaya çalışırlarken başı ayrılıp düşüvermiş. Bütün ceset kırık içindeymiş, parça parçaymış – insana benzer yeri yokmuş. 

“Öyle sanıyoruz ki, bu korkunç olayın içyüzünü ortaya dökecek bir ipucu ele geçirilmiş değildir.” Ertesi günkü gazetede şunlar yazılıydı: 

“Morgue Sokağı’ndaki Facia. – Bu olağandışı ve korkunç olay dolayısıyla” (olay, yani ‘ affaire’ kelimesinin, Fransa’da, bizde olduğu gibi, öyle önem bakımından hafiflik duygusu veren bir anlamı yoktur) pek çok kimse sorguya çekilmiş, ama durumu aydınlatacak bir bilgi  elde edilememiştir. Sorguya çekilenlerin söylediklerini aşağıda veriyoruz.”Pauline  Dubourg,  çamaşırcı  kadın,  öldürülenlerin  ikisini  de  üç  yıldır  tanıdığını  söylüyor; çamaşırlarını yıkarmış. Yaşlı bayanla kızı pek iyi geçinirlermiş –pek severlermiş birbirlerini. Günü gününe para verirlermiş. Ne çeşit bir hayat sürdüklerini, gelirlerinin kaynağını bilmiyor. Madame L.’nin falcılık ettiğini sanıyor. Biriktirilmiş parası olduğu söylenirmiş. Çamaşırları almak için gittiği ya da onları yıkadıktan sonra geri götürdüğü zamanlar, evde başka hiç kimseyle karşılaştığı olmamış. Hizmetçi kullanmadıklarına emin. Sadece dördüncü kat döşeliydi diyor, öbür katlarda eşya yokmuş. 

“Pierre Moreau , tütüncü, dört yıla yakın bir zamandır, Madame L’Espanaye’e tütün ve enfiye satmakta olduğunu söylüyor. Doğma büyüme o mahalleli. İhtiyar kadınla kızı, aşağı yukarı altı yıldır, öldürüldükleri evde oturuyorlarmış. Daha önce bir kuyumcu otururmuş orada, üst kattaki odaları da çeşitli  kimselere  kiraya  verirmiş.  Ev  aslında  Madame  L.’nin  malıymış.  Kiracısının  evi  hor kullanmakta olduğunu görünce, onu çıkarıp kendi taşınmış, bir kere de canı yandığı için, boş kalan katları da kiraya vermemiş. İhtiyar kadın çocuk gibiymiş. Kızını ise, tanık altı yıl boyunca ya beş ya altı  kere  görmüş.  Her  ikisi  de,  son derece  içe  kapanık bir  hayat sürüyorlarmış  –herkes  paralı olduklarına inanırmış. Komşular arasında, Madame L.’nin falcılık ettiği söylentileri dolaşırmış– ama o inanmıyor bu dedikodulara. Evlerinin kapısından içeri, ihtiyar kadınla kızından başka, bir iki kere hamal, sekiz on kere de doktor girdiğini görmüş, o kadar. 

“Daha birçok kimseler, komşular, bu sözlere uyan şeyler anlatmışlar. Eve sık sık gelip giden bir tanıdıkları yokmuş. Madame L. ile kızının, yaşayan akrabaları olup olmadığını da kimse bilmiyor. Ön pencerelerin pancurları  pek ender  açılırmış. Arka  pencerelerinkiler  ise  hep  kapalıymış,  sadece dördüncü kattaki o büyük arka odanın pancurları açık dururmuş. Ev iyi bir evmiş –çok eski değilmiş. 

“Isidore Musét , jandarma, sabah saat üçte çağrıldığını, kapının önünde içeri girmek için uğraşan yirmi, belki de otuz kişi olduğunu söylüyor. Kapıyı kasatura ile açmış –demir çubukla değil. Zor olmamış bu iş, kapı çift kanatlıymış, üstelik alt ve üst sürgüleri de açıkmış. Çığlıklar kapı zorlanana kadar  devam etmiş  –sonra  birdenbire  kesilmiş.  Çok  acı  çeken  bir  insanın  (ya  da  insanların) çığlıklarına benzeyen, yüksek, uzun haykırışlarmış bunlar  –kısa, kaçamak şeyler  değilmiş. Tanık merdivenden yukarı koşmuş. İlk sahanlığa vardığında, kızgın kızgın kavga eden iki yüksek ses duymuş –biri hırçın, boğukça bir sesmiş, öbürü daha keskinmiş– çok tuhaf bir sesmiş. Birincisinin bazı kelimelerini anlamış, bir Fransızın sesiymiş bu. Kadın olmadığına emin. Anlayabildiği kelimeler şunlar: ‘sacré’, ‘diable’. Keskin ses bir yabancınınmış. Kadın mı, erkek mi, bilemiyor. Ne söylediğini de anlayamamış, dilini İspanyolcaya benzetmiş. Tanık, odanın, cesetlerin halini, dünkü sayımızda okuduğunuz gibi anlatmıştır. 

“Henri Duval, bir komşu, mesleği kuyumculuk, eve ilk girenlerden biri olduğunu söylüyor. Genel olarak, Musét’nin söylediklerini doğruluyor. İçeri girer girmez kapıyı kapamışlar, çünkü dışarda, saatin uygunsuzluğuna karşın, kaşla göz arasında toplanmış olan büyük bir kalabalık varmış. Bu tanığa göre, keskin ses bir İtalyanınmış, öyle sanıyor. Fransız değilmiş, buna emin. Erkek sesi olduğuna emin değil. Belki de kadın sesiydi, diyor. İtalyanca bilmezmiş. Kelimeleri seçememiş, konuşanın İtalyan olduğunu sesinin ahenginden anlamış. Madame L. ile kızını tanırmış. İkisiyle de sık sık konuşurmuş. Keskin sesin onlardan birinin sesi olmadığına emin. 

“Odenheimer,  lokantacı.  Bu  tanık  bildiklerini   kendi   isteğiyle   gelip  anlatmıştır.  Fransızca konuşamadığı  için tercüman yardımıyla  sorguya  çekilmiştir. Amsterdam’lıymış.  Çığlıklar  atıldığı sırada evin önünden geçmekteymiş. Dakikalarca sürdü diyor –belki on dakika sürmüş. Uzun, yüksek–çok korkunç, acıklı çığlıklarmış. Tanık eve ilk girenlerden biriymiş. Daha önce söylenenleri her bakımdan doğruluyor, yalnız bir noktada ayrılıyor onlardan. Keskin sesin bir erkek sesi olduğuna emin –hem de bir Fransızmış. Kelimeleri anlayamamış. Yüksek sesle, çabuk çabuk –kesik kesik– söylenen kelimelermiş bunlar, sadece kızgınlık değil, biraz da korku varmış söylenişlerinde. Sonra ses kaba bir sesmiş –keskinliğinden çok, bir kabalığı varmış, durmadan ‘sacré’, ‘diable’ kelimelerini tekrarlıyormuş, bir kere de ‘mon Dieu’ demiş. 

“Jules Mignaud, bankacı, Deloraine Sokağı’ndaki Mignaud et Fils bankasının sahiplerinden. İhtiyar Mignaud. Madame L’Espanaye’in bir yerden geliri varmış. 18.. yılının (sekiz yıl önce) ilkyazında onların bankasında bir hesap açtırmış. Sık sık ufak miktarlarda paralar yatırırmış. Ölümünden üç gün önceye kadar da hiç para çektiği olmamış; o gün kendisi gelip 4000 frank almış. Bu miktar altın olarak ödenmiş; parayı eve götürsün diye de kadının yanına kâtiplerden birini katmışlar. 

“Adolphe Le Bon, Mignaud et Fils bankasında kâtip, o gün öğleye doğru, iki torba içinde 4000 frank taşıyarak,  Madame  L’Espanaye  ile  birlikte,  eve  kadar  gitmiş  olduğunu söylüyor.  Kapı  açılınca, Mademoiselle L. görünerek elindeki torbalardan birini almış, öbür torbayı da ihtiyar kadın almış. Bunun üzerine selam vererek yanlarından ayrılmış. O sırada sokakta hiç kimseyi görmemiş. Sapa bir yan sokaktır –pek gelip geçen olmaz. 

“William Bird, terzi, eve ilk girenlerden biri olduğunu söylüyor. İngiliz. İki yıldır Paris’te oturuyor. Merdiveni en önde çıkanların arasındaymış. Kavga eden sesleri duymuş. Hırçın ses bir Fransızınmış, erkek  sesiymiş.  Birkaç  kelimeyi  anlamış,  ama  hepsini  hatırlamıyor.  ‘ Sacré’  ile  ‘mon  Dieu’ kelimelerini  iyice  duymuş.  Bir  ara  öyle  sesler  işitmiş  ki,  birkaç  kişinin boğuştuğunu sanmış  – ayakların yere sürtünmesinden, itişip kakışmadan çıkacak seslermiş bunlar. Keskin ses epeyce yüksek çıkıyormuş  –hırçın  sesten  daha  yüksekmiş.  Bu  sesi  çıkaranın  İngiliz  olmadığına  emin.  Alman olduğunu sanıyor. Kadın sesine benzetmiş. Almanca bilmiyor. 

“Yukarda  adı  geçen  tanıklardan  dördü,  yeniden  sorguya  çekilince,  şunları  söylemişlerdir: Mademoiselle L.’nin cesedini buldukları odanın kapısı içerden kilitliymiş. Her şey tam bir sessizliğe gömülüymüş –bir inilti ya da herhangi bir gürültü yokmuş. Kapıyı zorlayıp açtıklarında kimseyle karşılaşmamışlar. Arka odanın da, ön odanın da pencereleri kapalıymış, içerden sıkıca sürgülüymüş. İki odanın arasındaki kapı da kapalıymış, ama kilitli değilmiş. Ön odadan aralığa açılan kapı ise içerden kilitliymiş. Önde, gene dördüncü katta, aralığın başındaki küçük odanın kapısı aralıkmış. Bu oda eski şilte, sandık gibi şeylerle doluymuş. Hepsi çekilmiş, kaldırılmış, aranmış. Evin inceden inceye aranmamış olan tek noktası kalmamış. Bacalar tepeden tırnağa gözden geçirilmiş. Dört katlı olan evin bir de tavan arası varmış (çatısı dimdikmiş). Ama tavandaki deliğin kapağı sağlamca çiviliymiş  –yıllardır  açılmamışa benziyormuş. Kavga eden seslerin duyulması  ile oda kapasının kırılıp açılması arasında geçen zamanı, tanıklar pek kestiremiyorlar. Kimi üç dakika diyor –kimi de beş dakika. Kapı epeyce zor açılmış. 

“Alfonzo Garcio,  müteahhit,  Morgue  Sokağı’nda  oturduğunu söylüyor. İspanyol. Eve  girenlerin arasındaymış. Yukarı  çıkmamış.  Sinirliymiş,  fazla  heyecanlanıp  bir  sinir  buhranına  kapılmaktan korkmuş. Kavga eden sesleri duymuş. Hırçın ses bir Fransızınmış, erkek sesiymiş. Ne söylediğini anlayamamış. Keskin ses bir İngilizinmiş –buna emin. İngilizce bilmiyor, sesin ahenginden anlamış. 

“Alberto Montani, pastacı, merdiveni ilk çıkanların arasında olduğunu söylüyor. Sesleri duymuş.Hırçın ses bir Fransızınmış, erkek sesiymiş. Birkaç kelimesini anlamış. Bir şeye engel olmak ister gibiymiş konuşması; üzgünmüş. Keskin sesin kelimelerini ise hiç anlayamamış. Çabuk çabuk, kesik kesik konuşuyormuş. Bu sesin bir Rusa ait olduğunu sanıyor. Öbür tanıkların söylediklerini doğruluyor. Kendisi İtalyan. Hayatında hiç Rus görmemiş. 

“Yeniden  sorguya  çekilen  birkaç  tanık,  dördüncü  kattaki  bacaların  hepsinin  son  derece  dar olduğunu, içersinden bir insanın geçemeyeceğini söylemişlerdir. Bacalar ‘gözden geçirildi’ demekle, temizleme işinde kullanılan silindir biçimindeki fırçaların evin bütün bacalarına sokulup çıkartıldığı anlatılmak istenmiş. Komşular merdivenden yukarı doğru koşarken, bir kimsenin onlara görünmeden aşağı inmesini sağlayacak herhangi bir yol, bir arka merdiven yokmuş. Mademoiselle L’Espanaye’in cesedini bacadan çıkarmak için dört beş kişi bütün güçlerini harcamak zorunda kalmışlar, o kadar sıkışık bir haldeymiş. 

“Paul Dumas, doktor, gün ağarmak üzereyken cesetleri muayene etmeye çağrıldığını söylüyor. İkisi de yukardaki odada yatağın üstündeymiş. Genç kızın cesedi yara bere içindeymiş. Bu durumuna, bacaya  sokulmuş  olması  neden  gösterilebilirmiş.  Boğazında  sıyrıklar  varmış.  Çenesinin  hemen altında  derin tırnak izleri, parmakların sıkmasıyla  oluşmuş  mosmor  lekeler  görülüyormuş. Yüzü korkunç derecede beyazmış, gözleri yuvalarından dışarı uğramış gibi bir haldeymiş, dilinin yarısı kopukmuş,  ısırılarak  koparılmışa  benziyormuş.  Midesinin  üzerinde,  orasına  bir  dizin  dayanmış olduğunu gösteren büyük bir çürük varmış. M. Dumas’ya göre, Mademoiselle L’Espanaye bir ya da birkaç kişi tarafından boğularak öldürülmüştür. Ananın cesedinde iler tutar yer yokmuş. Sağ bacakla sağ kolun bütün kemikleri kırıkmış. Soldaki incik kemiği ile kaburgalar paramparçaymış. Vücudu baştan aşağı çürüklerle doluymuş, mosmormuş. Doktor bunların nasıl, neyle yapıldığını kestirememiş. Ağır bir odun ya da kalın bir demir çubuk –bir sandalye– herhangi  büyük, ağır, yara açmadan zedeleyen silahla böyle şeyler yapılabilirmiş, ama bu aletleri çok güçlü bir insan kullanırsa… Hangi silahla olursa olsun, bir kadın böyle darbeler indiremezmiş. Tanık, gördüğü zaman ölünün başı vücudundan ayrıymış; kafatası da paramparçaymış. Gırtlağını kesen, çok keskin bir aletmiş –ustura olması mümkünmüş. 

“Alexandre Etienne, operatör, M. Dumas ile birlikte cesetleri muayene etmek için çağrılmış. M. Dumas’nın sözlerini ve düşüncelerini doğruluyor. 

“Daha birkaç kişi sorguya çekilmişse de, yukarda okuduklarınızdan başka önemli bir bilgi elde edilememiştir. Bugüne kadar, Paris’te, bu derece anlaşılmaz, her bakımdan karışık bir cinayet daha işlenmiş değildir –bunun gerçekten bir cinayet olup olmadığı bile bilinmiyor. Polis tam bir şaşkınlık içindedir –görülmemiş bir durum karşısındayız. Ortada herhangi bir ipucunun gölgesi bile yoktur.” 

Gazetenin gece  baskısında,  St.  Roch Mahallesinin hâlâ  heyecan içinde  olduğu –evin yeniden dikkatle  araştırıldığı,  tanıkların  tekrar  sorguya  çekildikleri,  ama  hiçbir  sonuca  varılamadığı bildiriliyordu. Son dakikada alınan bir habere göre de, Adolphe Le Bon tevkif edilerek cezaevine gönderilmişti –ama suçu ona yükleyecek yeni bir bilgi, bir ipucu elde edilmiş değildi. 

Dupin  bu  olayın  gösterdiği  gelişmelere  karşı  büyük  bir  ilgi  duyuyordu  –takındığı  tavırdan anlıyordum bunu;  düşüncelerini  söylemiyor,  konuşmuyordu.  Le  Bon’un  cezaevine  gönderildiğini okuyunca, bana cinayetler için ne düşündüğümü sordu.Bütün Paris gibi ben de bunun anlaşılmaz, içinden çıkılmaz bir olay olduğunu kabul ediyordum. Cinayeti işleyenin izini ele geçirmeye yarayacak herhangi bir çare göremiyordum. 

“Öyle bir çare bulunup bulunamayacağını,” dedi Dupin, “bu sorgu taslağına dayanarak söylemeye kalkarsak yanılırız. Becerikliliği ile ün salmış olan Paris polisi sadece kurnazdır, o kadar. İçinde bulundukları an neyi gerektirirse onu yaparlar, doğru dürüst bir yöntemleri yoktur. Bir sürü önlem alırlar, ama çoğu zaman, bunlar amaçtan öylesine uzak şeylerdir ki insan Monsieur Jourdain’in müziği iyi duymak için sabahlığını istemesini hatırlar. Sık sık, herkesi şaşırtan sonuçlar elde ederler, ama bütün başarılarını çalışkanlıklarına, hareketliliklerine borçludurlar. Bu gibi niteliklerin çözemeyeceği bir durumla karşılaştılar mı, planları hep boşa çıkar. Vidocq, örnekse, iyi tahmin yürüten, tuttuğunu sonuna  kadar  götüren bir  adamdı. Ama  düşüncesi  gereken eğitimi  görmemişti;  araştırmalarının ateşliliği yüzünden durmadan yanılırdı. Her şeye çok yakından bakması görüşlerinin darlaşmasına neden oluyordu. Bir iki noktayı olanca açıklığıyla görür, ama bunu elde etmek için bütünü gözden kaçırırdı. Gereğinden fazla derine inerdi. Gerçek her zaman bir kuyunun dibinde değildir. Daha önemli bilgi alanlarına bakıyorum da, onun hep yüzeyde olduğuna inanıyorum. Biz onu vadilerin derinliklerinde ararız, o ise dağların tepesindedir. Bu gibi yanılmalara neden, nasıl düşüldüğünü anlamak isteyenler gök cisimlerini seyretsinler. Bir yıldıza şöyle bir bakıp geçmek – yan gözle bakmak, retina’nın kıyılarına aksetmesini sağlayacağı için (kıyıları hafif ışıklara karşı ortasından daha  duyarlıdır),  o  yıldızı  iyice  görmek  demektir  –  parıltısını  tam  olarak  tatmak  demektir  – bakışlarımızı doğrudan doğruya onun üzerine çevirdik mi donuklaşıverir. Gerçi bu durumda göze daha  çok ışık gelir,  ama  öbür  durumda  tertemiz bir  kavrayış  gücü  vardır. Yersiz bir  derinlik düşünceyi  karıştırır,  zayıflatır; bir  noktaya  toplanmış,  devamlı,  dümdüz bir  dikkatle  bakarsanız, Çoban Yıldızı bile gökyüzünden silinip yok olabilir. 

“Bu cinayetlere gelince, bir karara varmadan önce, kendimiz bazı incelemelere girişelim. Böyle bir araştırma   insanı   epeyce   eğlendirir,   (bu  kelimeyi   kullanması   tuhafıma   gitmişti,   ama   sesimi çıkarmadım) üstelik Le Bon’un bana bir işte yardımı dokunmuştu, ben de ona yardım etmek isterim. Gidip kendi gözlerimizle bir görelim şu evi. Emniyet Müdürü G –tanıdığımdır, gerekli izni almak için zorluk çekeceğimi sanmıyorum.” 

İzin alındı, hemen Morgue Sokağı’na gittik. Richelieu Caddesi ile St. Roch Caddesini birleştiren karanlık ara sokaklardan biriydi. Bizim oturduğumuz yerden epeyce uzak olduğu için, oraya ancak akşamüzerine doğru vardık. Evi kolayca bulduk; çünkü yolun karşı kıyısında, önüne geçilmez bir merakla kapalı pancurlara bakmakta olan birçok insan vardı. Önündeki küçük giriş avlusu, onun bir kıyısındaki,  kutu  gibi,  sürgülü  pencereli kapıcı  odası  ile,  bildiğimiz  Paris  evlerindendi.  İçeri girmeyip yol boyunca yürüdük, bir yan sokağa saptık, sonra bir daha saptık, evin arkasına geldik –bu arada, Dupin, evi olduğu kadar çevresindeki şeyleri de, nedenini bir türlü kestiremediğim aşırı bir dikkatle, inceden inceye gözden geçiriyordu. 

Geri dönüp ön kapıya gittik, zili çaldık, izin kâğıtlarımızı göstererek içeri girdik. Dördüncü kata – Mademoiselle L’Espanaye’in bacasında bulunmuş olduğu odaya çıktık, cesetlerin ikisi de oradaydı. Oda karmakarışıktı, polisler hiçbir şeyin yerini değiştirmemişlerdi. Benim gördüklerim, Gazette des Tribunaux’de anlatılanlara tamamıyla uyuyordu, gazetede hepsi iyice anlatılmıştı. Dupin her şeyi dikkatle inceledi –cesetleri muayene etti. Derken öbür odaları dolaşarak aşağıdaki taşlığa indik; bütün bu işleri yaparken yanımızda bir de jandarma vardı. Araştırmamız karanlığa kadar sürdü,sonra ayrıldık. Eve dönerken, arkadaşım gündelik gazetelerden birinin yönetimevine uğradı. Dediğim gibi, dostumun türlü türlü kaprisleri vardı ve işte Je les ménagais: –dilimizde bu sözün 

karşılığı yoktur. Ta ertesi gün öğlene kadar cinayet üzerine tek kelime söylemedi. Sonra, birdenbire, o katı yüreklilik sahnesinde dikkatimi çeken, tuhafıma giden bir şey olup olmadığını sordu. 

Bu “tuhaf” kelimesinin üzerine  basarken öyle  bir  eda  takınmıştı  ki, nedenini  bilemediğim bir korkuyla irkildim. 

“Hayır, tuhafıma giden bir şey olmadı,” dedim; “gazetede okuduklarımızdan başka bir şey dikkatimi çekmedi.” 

“Gazette des Tribunaux,” dedi, “korkarım, bu işin eşi görülmemiş dehşetini kavrayamamış. Ama şimdi onun saçma düşüncelerini bir yana bırakalım. Bana öyle geliyor ki, bu cinayetlere çözülmez, içinden  çıkılmaz  bilmecelermiş  gibi  bakılmasına,  aslında  onların  çözülmesine  en  çok  yardımı dokunacak şeyler neden oluyor –işin dış görünüşündeki başkalıktan, tuhaflıktan söz etmek istiyorum. Polisi şaşırtan –cinayetlerin kendisi değil– işlenişindeki acımasızlık; neden bu kadar katı yüreklilikle hareket edilmiş, onu anlayamıyorlar. Sonra,  birleştirilmeleri  olanaksızmış  gibi  görünen birtakım gerçekler  var  –duyulan sesler; öldürülmüş  olan Mademoiselle L’Espanaye’den başka, odada hiç kimsenin bulunmaması; yukarı doğru çıkan komşulara görünmeden kaçmayı sağlayacak bir yolun olmayışı– işte bu durum polisi kararsızlığa götürüyor. Odanın karmakarışıklığı; tepetaklak, bacanın içine sokulmuş olan ceset; ihtiyar  kadının paramparça edilişindeki  korkunçluk; bunlara, az önce anlattıklarım  ve   anlatılmasında   bir   yarar   görmediğim  birkaç   şey  daha   katılınca,   hükümet memurlarının gücü  sıfıra  indi,  dillere  destan beceriklilikleri  işe  yaramaz oldu. Alışılmamış  ile anlaşılmazı birbirine karıştırmak gibi kötü, ama sık sık görülen bir hataya düştüler. Oysa düşüncenin gerçeğe doğru gidişine asıl bu alışılmamış şeylerin yardımı dokunur. Böyle araştırmalarda, ‘ne olmuş’ sorusundan çok, ‘görülmemiş bir şey olmuş mu?’ sorusu sorulmalıdır. Bu olayı çözmek polise ne kadar zor geliyorsa, bana da o kadar kolay gelecek ya da geldi.” 

Ona sessiz bir şaşkınlık içinde bakıyordum. 

“Şimdi birini bekliyorum,” diye devam ederken, oda kapısına bir göz attı, “şimdi birini bekliyorum, doğrudan doğruya  suçlu değilse  bile,  cinayetlerin işlenmesiyle  ilgisi  olan bir  kimse.  İşin kötü yanlarında  parmağı  olduğunu  sanmıyorum.  Bu  tahminimde  yanılmadığımı  umarım;  çünkü  bütün düşüncelerim onun üzerine kurulu. Adamı, her an, burada –bu odanın içinde– bekliyorum. Belki gelmez;  ama   bence   gelecek.   Gelirse   yakalayacağız.   İşte   tabancalar;  gerekirse   onları   nasıl kullanacağımızı ikimiz de biliyoruz.” 

Tabancaları aldım, ne yaptığımın farkında bile değildim. Duyduklarıma inanamıyordum; Dupin sanki  kendi  kendine  konuşur  gibi  sözlerine  devam ediyordu.  Böyle  zamanlarda  tavırlarına  bir anlaşılmazlık geldiğini,  daha  önce  söylemiştim.  Konuşması  bana  yöneltilmişti; ama  sesi, hiç  de yüksek olmadığı halde, ta uzaklardaki bir insana göre ayarlanmış gibiydi. Boş boş bakan gözlerini duvara dikmişti. 

“Komşuların merdiveni çıkarken duydukları kavgacı sesler,” dedi, “kadınların sesleri değildi; sorgu sırasında söylenenler bunu açıkça gösteriyor. O halde, ihtiyar kadının önce kızını, sonra da kendiniöldürmüş olduğunu düşünemeyiz. Bu noktaya salt yöntemin hatırı için dokunuyorum; yoksa Madame L’Espanaye’in gücü, kızının cesedini bacanın içine sokmaya yetmezdi; sonra kendi cesedindeki bereler de intihar etmediğini açıkça gösteriyor. Demek ki cinayeti işleyen bir üçüncü grup vardı; duyulan kavgacı sesler de onların sesleriydi. Şimdi dikkatimi –tanıkların bu sesler üzerine söylediklerine değil de– söylenenlerin tuhaf yanlarına çevireceğim. Senin tuhafına giden bir şey var mıydı?” 

Hırçın sesin bir Fransızın, bir erkeğin olduğunda bütün tanıkların birleştiğini; buna karşılık, keskin ses ya da birisinin dediği gibi kaba ses üzerinde bir türlü anlaşamadıklarını söyledim. 

“Bu elde edilen bilgi,” dedi Dupin, “insanın tuhafına gidecek bir şey yok bunda. Demek farkında değilsin, göremedin. Oysa görülecek bir şey vardı. Dediğin gibi, hırçın ses üzerinde bütün tanıklar birlikti;  bu  noktada  anlaşıyorlardı.  Keskin  sese  gelince,  işin  tuhaflığı  –tanıkların  bir  türlü anlaşamamalarında değil– bir İtalyan, bir İngiliz, bir İspanyol, bir Hollandalı ve bir Fransızın, hep birlikte,   bu  sesin bir  yabancının  sesi  olduğunu  söylemelerindeydi.  Hepsi  de  bu  sesin  kendi memleketlerinden bir insanın sesi olmadığına emin. Sonra, hangi ulustan olduğunu tahmin ederlerken de, hep, bilmedikleri –şöyle bir duymuş oldukları– dillere kaçıyorlar. Fransız, İspanyol sesiydi diyor, ‘İspanyolca bilseymiş, birkaç kelimesini seçebilecekmiş.’ Hollandalıya göre, ses bir Fransızın; ama bir  de  bakıyoruz,  ‘Fransızca  bilmediği  için  tercüman  yardımıyla  sorguya  çekilmiş .’  İngilize sorarsan, Alman sesi, kendisi  ‘ Almanca  bilmiyor’.  İspanyol,  sesin bir  İngilizin olduğuna  ’emin’, ‘ahenginden anlamış’, ‘çünkü İngilizce bilmiyor.’ İtalyan, sesin sahibinin bir Rus olduğuna inanıyor, ‘hayatında hiç Rus görmemiş.’ Bir ikinci Fransız, birincisiyle uyuşamıyor, ona göre ses bir İtalyanın; a m a İtalyanca  bilmediğinden,  İspanyol  gibi,  ‘ahenginden  anlamış.’  Şimdi,  tanıkların  bu  kadar birbirini tutmaz şeyler söyleyebilmeleri için, duydukları sesin son derece tuhaf, alışılmamış bir ses olması gerekiyor –öyle ki, Avrupa’nın beş büyük memleketinin insanları bu seste kendilerine bir yakınlık bulamıyorlar! O halde bir Asyalının sesiydi diyeceksin –ya da bir Afrikalının. Paris’te, ne Asyalılar, ne de Afrikalılar pek çok değildir; ama vardığımız bu sonucu yalanlamadan, üç noktaya dikkatini çekeceğim. Tanıklardan biri sesin ‘keskin değil de kaba’ olduğunu söylüyor. İkisi de, ‘çabuk çabuk, kesik kesik’ konuşuyordu diyorlar. Tanıklardan hiçbiri kelime –ya da kelimeye benzer sesler– duymamış, seçememiş.” 

“Buraya kadar anlattıklarım,” diye devam etti Dupin, “sende ne etki yarattı, bilmiyorum; ama, ben, tanıkların  bu  sözlerinden  –hırçın  ve  keskin  sesler  üzerine  söylediklerinden–  çıkan  akla  yakın sonuçların, bu işi çözmek için girişeceğimiz, her türlü araştırmalara yol gösterebilecek bir kuşku yaratmakta olduğunu söylemekten çekinmeyeceğim. ‘Akla yakın sonuçlar’ demekle düşüncemi iyice anlatamadım. Bu sonuçların kendi başlarına güvenilir şeyler olduklarını, o kuşkunun ise bunların kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıktığını anlatmak istiyorum. Bunun ne gibi bir kuşku olduğunu daha söylemeyeceğim. Ama, benim üzerimdeki etkisinin, odada yaptığım araştırmalara bir biçim verecek –bir yol çizecek– kadar güçlü olduğunu bilmeni istiyorum. 

“Şimdi  kendimizi  o  odaya  gitmiş  sayalım.  Önce  ne  arayacağız?  Cinayetleri  işleyenlerin hangi yoldan  kaçtıklarını.  İkimizin  de   doğaüstü   şeylere   inanmadığımızı   söylemekle   aşırılık  etmiş olmayacağımı sanıyorum. Madame ve Mademoiselle L’Espanaye’i ruhlar öldürmedi. Bu işi yapanlar elle tutulur varlıkları olan kimselerdi; bir yolunu bulup kaçtılar. Öyleyse, nasıl? Bunu çözmek için bir tek düşünüş yolu var; kolayca kesin bir karara varabiliriz. Birer birer, bütün kaçma yollarını gözdengeçirelim. Komşular merdivenden çıkarlarken, cinayeti işleyenlerin Mademoiselle L’Espanaye’in ölüsünün bulunduğu odada ya da onun yanındaki odada oldukları açık bir gerçek. Öyleyse aradığımız çıkış yolu da bu iki odanın içinde. Polis döşemeleri, tavanı, bütün duvarları iyice yoklamıştır. Gizli bir yol olsa, hemen bulurlardı, böyle işlerde uyanıktırlar. Ama ben gene de onlara güvenmeyip hepsini kendi gözlerimle inceledim. Gizli bir geçit yoktu. Odalardan aralığa açılan iki kapı da içerden kilitliydi. Bir de bacalara bakalım. Bunlar ocaktan sekiz on ayak yukarılarına kadar bildiğimiz genişlikteydiler, daha yukarıları ise büyücek bir kedinin geçemeyeceği kadar dardı. Bu saydığımız yollardan kaçmanın olanaksızlığı anlaşıldıktan sonra, iş pencerelere kalıyor, ön odanınkilerden, sokaktaki kalabalığa görünmeden kaçılamaz. Öyleyse cinayeti işleyenler arka odanın pencerelerinden geçmiş olacaklar. Şimdi, böylesine kesin bir yoldan vardığımız bir sonucu, salt görünüşteki olanaksızlıklara bakarak geri çevirmeye kalkmak, bizim gibi, düşünceye saygı besleyen kimselere yakışmaz. Bize düşen, görünüşteki bu ‘olanaksızlıkların’ gerçek olmadığını kanıtlamaktır. 

“Odada iki pencere var. Birisinin önünde eşya yok, bütünüyle ortada. Öbürü ise kıyısına dayalı olan  hantal  yatağın  başıyla  yarı  yarıya  örtülü.  İlkinin  içerden  sıkıca  kapalı  olduğu  görülmüş. Kaldırmaya çalışanlar olanca güçlerini harcadıkları halde yerinden kıpırdatamamışlar. Çerçevenin solunda  büyücek bir  delik varmış,  içine  de,  ta  köküne  kadar,  koca  bir  çivi  sokuluymuş.  Öbür pencereyi araştırınca gene öyle bir çivi bulmuşlar; o da sıkıca kapalıymış, açılmıyormuş. Polis, bunun üzerine, pencerelerden kimsenin çıkmamış olduğu düşüncesine varmış. Bu yüzden de, çivileri çekip onları açmamış, boşuna yorulmak istememişler. 

“Ben incelemelerimde biraz daha titiz davrandım, nedenini de söyledim, biliyorsun –görünüşteki olanaksızlıkların gerçek olmadığını kanıtlamak zorundaydım. 

“Düşüncelerime şöyle devam ettim –a posteriori. Cinayeti işleyenler bu pencerelerden birinden kaçmışlardı. Öyleyse onları içerden kapatıp sürgülemiş olamazlardı; –polisin araştırmalarını başka yola  çevirmesine  neden  olan  düşünce.  Ama  pencereler  sürgülüydü.  Öyleyse  kendi  kendilerine sürgülenebilmeleri gerekiyordu. Bu sonuçtan kurtuluş yoktu. Önü açık olan pencereye gittim, epeyce zorlukla çiviyi çıkardım, kaldırmaya çalıştım. Açılmıyordu, tahminim boşa çıkmamıştı. Gizli bir yay vardı; gerçi çivilerin neye yaradığını daha anlayamamıştım, ama bu tahminimde yanılmamış olmam, öbür düşüncelerimin de doğru olduğunu gösteriyordu. Dikkatli bir araştırma ile kısa zamanda gizli yayı buldum. Üstüne bastım, bu buluşum yeterdi, pencereyi kaldırmadım. 

“Çiviyi yerine sokup iyice gözden geçirdim. Bu pencereden çıkmış olan bir kimse, onu dışardan kapatabilir, yay da kilitlenmesini sağlardı –ama çivi deliğe sokulamazdı. Bu sonuç da açıktı ve araştırma alanımı daraltıyordu. Cinayeti işleyenler öbür pencereden kaçmış olacaklardı. Onun da böyle bir yayı vardı elbette; çiviler arasında ya da, hiç olmazsa, çivilerin takılış şekilleri arasında bir fark bulacağımı umuyordum. Yatağın kıyısına çıkarak başındaki tahtanın üzerinden öbür çerçeveye baktım. Elimi tahtanın arkasına uzatıp kolayca yayı buldum; bastım; tahmin ettiğim gibi bu yay da tıpkı öteki penceredekinin eşiydi. Çiviye baktım. Öbür çivi kadar büyüktü, aynı biçimde takılmıştı –ta köküne kadar sokulmuştu içeri. 

“Bunu görünce şaşırmış olduğumu söyleyeceksin; ama öyle düşünüyorsan, çıkardığımız sonuçları hiç anlamamışsın demektir. Bir müzik deyimi kullanarak söyleyeyim, bir tek ‘falso’ bile yapmamıştım. Bir an olsun, ipin ucu kaçırılmış değildi. Zincirin halkalarında çatlak yoktu. İşi son noktasına kadar getirmiştim –son nokta çiviydi. Dediğim gibi, bu çivi, her bakımdan, öbür penceredekine benziyordu;ama, ucunu tuttuğumuz ip buraya gelip dayanmıştı; görünüş (ne kadar inandırıcı olursa olsun) düşünceyi şaşırtamazdı. ‘Çivide bir bozukluk olması gerek,’ dedim. Dokundum; başı ile yarım parmak kadar bir yeri elimde kaldı. Üst yanı deliğin içindeydi. Kırık eskiydi (kıyıları paslanmıştı), çekiçle vurularak kırılmışa benziyordu, çivinin başı çerçevenin içine gömülmüştü. Elimdeki parçayı yerine yerleştirdim –kırık olduğu hiç belli değildi. Yaya basarak pencereyi birkaç parmak araladım; çivinin başı onunla birlikte yükseldi, deliğin içinde öylece duruyordu. Pencereyi kapadım, çivi gene eski durumunu aldı, bütünmüş gibi görünüyordu. 

“İşin buraya kadarı  çözülmüştü. Cinayeti  işleyen, yatağın başucundaki  pencereden kaçmıştı. O dışarı  çıktıktan sonra  pencere  kendiliğinden kapanmış  (ya  da  çıkan bile  bile  kapamış),  yay da kilitlenmesini sağlamıştı; polis, yayın farkında olmadığı için, çivinin karşı koyduğunu sanmış –daha ilersini araştırmayı gerekli bulmamıştı. 

“Bundan sonraki  sorun,  aşağı  nasıl  inildiğidir.  Evin çevresini  dolaştığımız sırada  bu noktayı aydınlatacak bilgiyi elde etmiştim. Pencerenin iki metre kadar yakınından kalın bir paratoner teli geçiyordu. Herhangi bir kimsenin bu telden pencereye kadar uzanması mümkün değildi, hele içeri girmesi düşünülemezdi bile. Bunun yanı sıra, bir şey daha dikkatimi çekti, dördüncü katın pancurları, Parisli    doğramacıların ferrades  adını  verdikleri  biçimdeydi  –bu  çeşit  pancurlar  günümüzde kullanılmıyor, ama Lyon’un, Bordeaux’nun eski yapılarında pek boldur. Bildiğimiz kapılara benzerler (tek kanatlı kapılara, çift kanatlılara değil); sadece bunların alt yarıları kafes kafes ya da çubuk çubuktur –öyle ki bir kimse oralarına rahatça tutunabilir. Evin dördüncü katındaki bu pancurların genişliği bir metreden fazlaydı. Arka sokaktan baktığımızda, ikisi de yarı yarıya açıktı –yani duvara dik olarak duruyorlardı. Polis de, benim gibi, evin arkasını gözden geçirmiştir belki; ama pancurlara kıyılarından   doğru   baktıklarından   (başka   türlü   bakamazlardı)   böylesine   geniş   olduklarını görmemişlerdir  ya  da  görmüşlerse  bile,  önemini  anlamamışlardır.  Bu  yoldan  kaçılamayacağına inandıklarından buraları  gelişigüzel  gözden geçirmiş  olacaklar.  Ben her  şeyi  iyice  görmüştüm, yatağın başucundaki pencerenin pancuru duvara dayanacak kadar açılırsa, paratoner teliyle aralarında altmış santim kadar bir uzaklık kalırdı. Görülmemiş bir çeviklik ve cesaretle, telin oradaki bir kimse pancura tutunarak pencereden içeri atlayabilirdi. Yetmiş santim uzanan bir hırsız (pancur iyice açıksa tabii) kafeslere sıkı sıkı tutunabilirdi. O zaman, teli bırakıp ayaklarını duvara dayar, yaylanarak pancurun kapanmasını sağlar, ve, pencere de açıksa, odanın içine atlayıverirdi. 

“Böylesine tehlikeli, zor bir işi başarmak için, görülmemiş bir çeviklik gerektiğini söyledim, bunu sakın unutma. Sana, önce, pencereden içeri  girilebileceğini  anlatmak istiyorum:  –sonra da, daha önemlisi, böyle bir işi başarmış olan bir kimsedeki olağanüstü –hatta doğaüstü çevikliğe dikkatini çekmeye çalışıyorum. 

“Kuşkusuz, hukuk dilini kullanarak, ‘davamı kanıtlamak için’, bu işin gerektirdiği çevikliğin üstüne basmamam, tam tersine, pek zor bir şey olmadığını göstermeye çalışmam gerektiğini söyleyeceksin. Hukuk öyle yollara sapar, ama düşünce sapmaz. Benim tek isteğim gerçeğe ulaşmaktır. Şu anda ise, senin kafanda bir çağrışım yaratmaya uğraşıyorum; bir yanda görülmemiş bir çeviklik, öte yanda, hangi ulustan olduğu üzerine iki kişinin bile anlaşamadığı, söylediklerinin tek hecesi seçilemeyen, tuhaf, keskin (ya da kaba), kesik kesik konuşan ses; bu ikisini birleştiresin istiyorum.” 

Bu  kelimeler  üzerine,  kafamda,  Dupin’in  ne  demek  istediği  üzerine,  iyice  seçilemeyen,  yarı biçimlenmiş bir düşünce dolaştı. Tam kıyısına gelmiştim, bir şeyler anlayacaktım, ama sanki anlamagücüm kalmamıştı  –hani  bazen insan bir  şeyi  hatırlayacak gibi  olur  da,  bir  türlü  hatırlayamaz. Arkadaşım konuşmasına devam etti. 

“Görüyorsun,” dedi, “sorunu, kaçıştan içeri girişe çevirdim. İkisinin de aynı yoldan, aynı biçimde olduğunu  belirtmek  istiyorum.  Şimdi,  gene  odanın  içine  dönelim.  Orada  göreceğimiz  şeyleri inceleyelim.  Konsolun  çekmeleri,  diyorlar,  yağma  edilmiş  gibi  bir  haldeymiş,  ama  büsbütün boşaltılmamışlar. Bu saçma bir söz. Sadece bir tahmin –hem de çok aptalca– o kadar. Çekmelerde daha başka eşyaların da bulunduğunu nerden bilebiliriz? Madame L’Espanaye ile kızı, son derece içe kapanık bir hayat sürüyorlarmış –kimseyle görüşmezlermiş– evden dışarı pek az çıkarlarmış –demek ki öyle sık sık kılık değiştirmeleri gerekmiyormuş. Çekmelerde kalmış olan eşyalar bu kadınların kullanabileceği eşyaların en iyileriydi. Bir hırsız buradan bir şey aldıysa, neden en iyilerini almamış –neden hepsini almamış? Dahası var, neden dört bin frank altın parayı bırakmış da, birkaç parça çamaşırı yüklenmiş? Altınlar olduğu gibi bırakılmıştı. Monsieur Mignaud’nun, bankacının, söylediği paranın hemen hepsi torbaların içinde, yerde bulundu. İşte bu nedenden Le Bon’un paraları eve kadar taşımış olmasından doğan kuşkuları bir yana bırakmanı, polisin düştüğü hataya düşmemeni istiyorum. Bundan (paranın verilmesi, üç gün sonra da alanın öldürülmesinden) on kat daha kötü rastlantılar, hayatımızın her saatinde, hepimizin başına gelir, çoğunun farkına bile varmayız. İnsanoğlunun en parlak buluşlarına dahi yol göstermiş olan bir olasılıklar kuramı vardır –işte bu gibi rastlantılar o kuram üzerine hiçbir şey bilmeyen düşünürler için, kolay kolay aşılamayacak engellerdir. Altınlar çalınsaydı, üç gün önce bankadan çekilmiş olmalarına, sadece bir rastlantı diyemezdik. O zaman cinayetin para için işlendiği kuşkusu güçlenirdi. Ama şimdiki durumda, böyle bir şeye inanırsak, suçlunun, ne yaptığını bilmeyen bir budala olduğunu kabul etmek zorunda kalırız; öyle bir budala ki, işlediği cinayetlerin nedenini, altınları unutup kaçıyor. 

“Şimdi, dikkatini çektiğim noktaları –tuhaf sesi, görülmemiş çevikliği, bu derece acımasızca işlenen bir cinayetteki neden yokluğunu– göz önünde tutarak doğrudan doğruya öldürme olayına bakalım. İşte bir kadın, parmakların gücüyle boğulduktan sonra, tepetaklak, bir bacanın içine sokulmuş. Bildiğimiz katiller böyle cinayet işlemezler. Hele öldürdükleri kimseyi böyle saklamaları görülmüş şey değildir. Cesedin  bacaya  sokuluşunda aşırı  bir  tuhaflık  olduğunu  sen  de  kabul  edersin  sanıyorum  –en soysuzlaşmış insanların bile bu kadar tuhaf bir harekette bulunacaklarını akıl almıyor. Sonra, düşün, birkaç kişinin bütün güçlerini harcayarak zorla aşağı indirebildikleri cesedi, o daracık deliğin ta yukarılarına kadar itebilmek için ne büyük bir güç gerek! 

“Şimdi,  bu  cinayetin  gerçekten  şaşkınlık  verici  bir  güçle  işlendiğini  gösteren  öbür  kanıtlara geçelim. Ocakta tutam tutam –epeyce de kalındı bu tutamlar– kırlaşmış insan saçı vardı. Kökleriyle çıkarılmışlardı. İnsanın kafasından, değil böyle tutamla, yirmi otuz kılı bile bir arada koparabilmek için ne  büyük bir  güce  sahip  olmak gerektiğini  bilirsin.  O  saçları  sen de  gördün benim gibi. Köklerinde (korkunçtu çok!) topak topak deriler duruyordu –böyle yarım milyona yakın kılı birden koparmak  için,  nasıl  bir  güç  kullanıldığı  açıkça  görülüyordu.  İhtiyar  kadının  sadece  gırtlağı kesilmemiş, başı vücudundan ayrılmıştı: üstelik alet de bir ustura. Bütün bu işlerdeki canavarca yırtıcılığa dikkatini çekmek istiyorum. Madame L’Espanaye’in vücudundaki çürüklerden söz açacak değilim. Monsieur Dumas ile değerli arkadaşı Monsieur Etienne, bunların kesici olmayan bir alet kullanılarak yapıldığını söylüyorlar; çok doğru. Kesici olmayan alet de avlunun taşları, kadın yatağın başucundaki pencereden aşağıdaki taşlığa düşmüş. Gerçi şimdi basit görünüyor, ama bu nokta da, pancurların genişliği gibi, polisin gözünden kaçtı –çünkü, çivilerin durumu yüzünden, pencerelerinhiç açılmamış olduğu düşüncesine körükörüne saplanmışlardı. 

“Bütün bunların yanı sıra, odanın karmakarışık halini de gözünde canlandırırsan, şu gerçekleri bir araya toplayabiliriz: şaşılacak bir çeviklik, insanüstü bir güç, canavarca bir yırtıcılık, cinayetlerin nedensiz  işlenmiş  olması,  insanlıktan  uzak  bir  korkunun  yarattığı tuhaflıklar,  birçok  ulustan kimselerin kulaklarına yabancı gelen, tek hecesi bile anlaşılamayan, seçilemeyen bir ses. Bunlardan çıkan sonuç nedir? Bütün bu sözler sende ne gibi hayaller yaratıyor?” 

Dupin bu soruyu sorarken ürperdiğimi hissettim. “Bir deli,” dedim, “bir deli yapmış olacak bu işi – saldırgan bir deli, yöredeki bir Akıl Hastanesi’nden kaçmıştır.” 

“Bazı bakımlardan,” diye cevap verdi, “bu düşüncen de uygun görünüyor. Ama delilerin sesi, en korkunç çılgınlık nöbetlerinde bile, merdivende duyulan sese benzemez. Deli de olsa, her insan bir ulusun özelliklerini taşır; sonra, konuşmaları da, gerçi saçma sapandır, ama heceleri, kelimeleri pekâlâ anlaşılır. Üstelik bir delinin kılları şu elimde tuttuklarıma benzemez. Bu kılları Madame L’Espanaye’in katılaşmış parmaklarının arasından çıkardım. Bakalım ne diyeceksin bunlara!” 

“Dupin!” dedim, sinirlerim iyice gevşemişti; “bu kıllar çok tuhaf –insan kılı değil bunlar.” 

“Ben de tersini söylemiyorum,” dedi; “ama, bu noktada kararımızı vermeden önce, şu kâğıda çizmiş olduğum resme bir bakmanı istiyorum. Mademoiselle L’Espanaye’in ‘gırtlağında çürükler, derin tırnak yaraları’  görülmüştü,  Monsieur  Dumas  ile  Monsieur  Etienne  de  bunları  ‘parmakların sıkmasıyla oluşmuş mosmor lekeler’ diye anlatıyorlardı; işte bu resim onların kopyası. 

“Sen de  göreceksin ya,” diye  devam ederek kâğıdı  masanın üstüne, önümüze  yaydı, “sımsıkı, sarsılmaz bir kavrayış bu, çürüklerin biçimi öyle gösteriyor. Parmakların yerleri hiç değişmemiş, kaymamış. Her parmak –ta kız ölene kadar– ilk tuttuğu, ilk gömüldüğü yerde kalmış. Şimdi sen kendi parmaklarını şu gördüğün izlerin üzerine yerleştirmeyi bir dene bakalım.” 

Denedim, ama boşuna. 

“Belki de bu denemeyi yanlış yapıyoruz,” dedi. “Kâğıt düz bir yerde duruyor; oysa insanın gırtlağı silindir biçimindedir. İşte burada bir odun var; çevresi aşağı yukarı kızın boynunun çevresine yakın. Kâğıdı ona sarıp aynı denemeyi bir daha yapalım.” 

Dediğini yaptım; ama, bu kez parmaklarım kâğıdın üstündeki resme ilki kadar da uymadı. “Bunlar,” dedim, “bir insan elinin izleri değil.” 

“Şimdi,” dedi Dupin, “Cuvier’nin şu parçasını oku.” 

Doğu Hint Adalarında yaşayan büyük, koyu renk orangutanların yapısını inceden inceye anlatan, yaşayışları üzerine genel bilgiler veren bir yazıydı. Bu memeli hayvanın dev gibi boyunu, insanı şaşırtan  gücünü,  çevikliğini,  yırtıcılığını,  taklit  hevesini  herkes  bilir.  Birden  cinayetin  bütün korkunçluğunu anlayıvermiştim. 

“Pençelerin tanımı,” dedim, okumamı bitirerek, “resme tıpatıp uyuyor. Çizdiğin çürükleri, öyle bir orangutandan  başka  hiçbir  hayvan  yapamaz.  Bulduğun  koyu  renk  kıllar  da,  tıpkı  Cuvier’ninanlattıklarına benziyor. Gene de bu korkunç olayda, kendi kendime açıklayamadığım bazı noktalar var. Kavga eden iki ses duyulmuştu, bunlardan birinin Fransız sesi olduğu da yüzde yüzdü.” 

“Doğru; o sesin söylediği şeyi de hatırlıyorsun elbette –mon Dieu! Tanıklardan biri (Montani, pastacı) bunun söylenişinde bir karşı koyma hissetmişti; Fransız, bir şeye engel olmak ister gibi konuşuyormuş;  üzgünmüş.  İşte,  onun  için,  bilmeceyi  çözme  umudumu  bu  iki  kelimenin  üzerine kurdum. Bir Fransız, cinayetlerin nasıl işlendiğini biliyor, hepsini gördü. Kanlı işlere karışmamış olması olası –hatta olasıdan da fazla bir şey. Orangutanı elinden kaçırmıştır. Odaya kadar gelmiştir arkasından –ama gördüklerinin heyecanı içinde, hayvanı tekrar yakalayamamıştır. İzini de yitirmiştir. Bu tahminleri daha ileri götürmeyeceğim –tahmin diyorum, çünkü onlara bundan fazla bir değer verilemez–,  dayandıkları  düşünce  gölgelerini  kendim bile  iyice  seçemiyorum,  tartamıyorum;  bu yüzden de onları bir başkasına anlatabilmem çok zor, daha ileri gitmeyeceğim. Söylediklerimi de birer  tahmin  olarak  anacağız.  Fransız  gerçekten  suçsuzsa,  bu  acımasızca  işlenmiş  cinayetlere karışmadıysa; dün gece, eve dönerken, Le Monde gazetesine verdiğim şu ilan (denizcileri savunduğu için, daha çok onlar okur bu gazeteyi), onu buraya getirecektir.” 

Bir kâğıt verdi elime; şunlar yazılıydı: 

“YAKALANDI  – Bu ayın –––– günü, erken saatlerde (cinayetin işlendiği sabah), Boulogne Ormanında,  çok  iri,  koyu  renk,  Borneo  tipi  bir  orangutan  yakalanmıştır.  Sahibi  (Malta limanlarına  bağlı  gemilerden  birinde  tayfa  olduğu  biliniyor)  gelip  hayvanı  alabilir;  iyice tanımlaması  ve  yakalanması  ile  bakılması  için  yapılan  giderleri  ödemesi  şarttır.  Şu  adrese başvurun: No. ––– ––––– Sokağı, Faubourg St. Germain –üçüncü kat.” 

“İnanılır şey değil,” dedim, “adamın bir denizci olduğunu, Malta limanlarından birine bağlı bir gemide çalıştığını nerden biliyorsun?” 

“Bilmiyorum,”  dedi  Dupin.  “Bilmek ne  kelime, eminim öyle olduğuna. İşte küçük bir  kurdele parçası, biçimine, yağlılığına bakılırsa, denizcilerin pek sevdiği o kuyruk gibi saç örgülerinin ucuna bağlamak  için  kullanılmış.   Sonra   bu  düğümü   denizcilerden  başkası   yapamaz;   Maltalıların düğümüdür.   Kurdeleyi   paratoner   telinin  dibinde   buldum.   Öldürülenlerden  birinin  olduğunu söyleyemeyiz. Hem kurdeleden çıkardığım sonuçlarda yanılıyorsam, yani Fransız Malta limanlarına bağlı  gemilerden  birinde  tayfa  değilse  bile,  bunu  ilana  yazmış  olmamdan  bir  zarar  gelmez. Yanılıyorsam adam oturup benim niçin yanıldığımı düşünecek değil ya, aldanmış deyip geçer. Ama çıkardığım sonuçlar doğruysa, büyük bir yarar sağlanmış olur. Cinayeti bildiği için, Fransız bu ilana cevap vermeye –orangutanı istemeye çekinecektir. Şöyle düşünecektir: Ben suçsuzum; parasızım; orangutanım ise çok para eder –benim durumumda olan bir kimse için başlıbaşına bir servet– niye böyle  boş  bir  korku  yüzünden  ondan  vazgeçeyim?  İşte  bulunmuş,  avucumun  içinde.  Boulogne Ormanında yakalanmış –cinayetin işlendiği yerden çok uzakta. O işi böyle yabanıl bir hayvanın yapmış olduğu kimin aklına gelecek? Polis yanlış izler üzerinde –en basit bir ipucu bile bulamadılar. Hayvanın izini bulmuş olsalar bile, benim cinayeti gördüğümü kanıtlayamazlar, kanıtlasalar da bu bir suç değil. Üstelik biliniyorum da. İlanı veren kişi, hayvanın sahibi diye, âdeta beni tanımlıyor. Daha başka şeyler  de bilebilir. Benim malım olduğu açıkça ilan edilen, böyle değerli  bir  şeyi  gidip istemezsem, hayvana karşı bazı kuşkular uyanabilir. Göze batacak, dikkati çekecek, herhangi bir kuşku  uyandıracak  hareketlerde  bulunmamalıyım.  İlana  cevap  verip  orangutanı  alacağım;  bu  iş unutulana kadar da bir yerde saklarım.”O anda merdivende bir ayak sesi duyduk. 

“Tabancalarını hazırla,” dedi Dupin, “ama ben işaret vermeden, onları kullanmak ya da göstermek yok.” 

Sokak kapısı açık bırakılmış, gelen adam da zili çalmadan içeri girip merdivenin birkaç basamağını çıkmıştı.  Çekiniyor  gibiydi.  Derken aşağı  indiğini  duyduk.  Dupin hızla  kapıya  doğru giderken, dışardaki ayak sesleri yeniden merdiveni çıkmaya başladı. Bu kez duralamadı, bir daha geri dönmedi, kararını vermiş bir insanın adımlarıyla ilerleyerek geldi, oda kapısını vurdu. 

“Girin,” dedi Dupin; neşeli, içten bir sesle söylemişti bu kelimeyi. 

İçeri bir adam girdi. Denizci olduğu açıkça belliydi –uzun boylu, sağlam yapılı, adaleli bir insandı; gözünü budaktan sakınmayan, yılmaz bir kimse olduğu yüzünden okunuyordu, ama hoşa gitmez bir hali yoktu. Favorileriyle bıyığı, güneşten iyice yanmış olan yüzünün yarıdan fazlasını örtüyordu. Elinde kalın bir meşe sopası vardı, başka silahı yok gibi görünüyordu. Çekingen bir selam vererek, “İyi akşamlar,” dedi; Fransız ağzıyla konuşuyordu; Neufchâtellileri andıran bir yanı da vardı, ama aslında Parisli olduğu belliydi. 

“Oturun, dostum,” dedi Dupin. “Orangutan için geldiniz sanıyorum. Doğrusu böyle bir hayvanınız olduğu için imreniyorum size; pek güzel, pek değerli bir hayvan kuşkusuz. Kaç yaşında acaba?” 

Adam ağır bir yükün altından kurtulmuş gibi, geniş bir nefes aldı; sonra kendinden emin bir sesle cevap verdi: 

“Yaşını söyleyemeyeceğim –ama, dört beş yaşından fazla değildir. Burada mı?” 

“Ah, hayır; onu burada tutmak için elverişli bir yerimiz yok. Dubourg Sokağı’ndaki bir ahırda duruyor, hemen şurada. Yarın sabah alırsınız. Malın sizin olduğunu da kanıtlarsınız elbette?” 

“Elbette, efendim.” 

“Ondan ayrılacağıma bayağı üzülüyorum,” dedi Dupin. 

“Bütün bu yorgunluğa bir karşılık beklemeden katlanmış olmanızı anlayamıyorum, efendim,” dedi adam. “Böyle bir şey beklemiyordum. Hayvanı bulduğunuz için size bir ödül vermek istiyorum – diyeceğim, akla yakın herhangi bir şey.” 

“İyi, öyleyse,” diye cevap verdi arkadaşım, “pek güzel. Hele bir düşüneyim! Ne isteyebilirim? Tamam!  Dinleyin  bakın.  Benim ödülüm şu  olacak.  Morgue  Sokağı’ndaki  cinayetler  üzerine  ne biliyorsanız hepsini anlatacaksınız bana.” 

Dupin son kelimeleri  çok alçak bir  sesle,  yavaşça  söyledi.  Gene  o  yavaşlıkla  kapıya  doğru yürümüş, kilitlemiş, anahtarını da cebine atmıştı. Sonra koynundan bir tabanca çıkarıp en küçük bir heyecana kapılmadan masanın üstüne koydu. 

Adamın yüzü  sanki  nefesi  tıkanmış  da  can çekişiyormuş  gibi  kıpkırmızı  oldu. Ayağa  fırlayıpsopasını sımsıkı kavradı; ama bir an sonra sandalyesinin üstüne çöküverdi, tir tir titriyordu, yüzü ölü gibiydi. Tek kelime söylemedi. Bütün kalbimle acıyordum ona. 

“Dostum,” dedi  Dupin cana  yakın bir  sesle, “boşuna  korkuya  kapılıyorsunuz böyle  –gerçekten boşuna.  Size  bir  kötülük edecek değiliz.  Dürüst bir  insan,  bir  Fransız olarak,  şerefim üzerine söylüyorum,  size  karşı  kötü  bir  niyetimiz  yok.  Morgue  Sokağı’ndaki  kanlı  işlerde  bir  suçunuz olmadığını çok iyi biliyorum. Ama bu, olanlarla hiçbir ilişkiniz yok demek değil. Şimdiye kadar söylediklerimden  bu  iş  üzerine  epeyce  bilgim  olduğunu  anlamışsınızdır  –aklınıza,  hayalinize gelmeyecek yollardan öğrendim bütün bunları. Şimdi durum şöyle. Önlenmesi elinizde olan, herhangi bir iş yapmış değilsiniz –hareketleriniz sizi suçlu düşürmez. Hırsızlık da etmemişsiniz; hem de o kadar uygun bir durum varken. Saklayacak bir şeyiniz yok. Saklamanıza neden de yok. Öte yandan, onurlu bir  insan olarak,  bütün bildiklerinizi  anlatmanız gerekiyor.  Suçsuz bir  kimse  bu yüzden cezaevine atıldı, siz ise suçluyu gösterebilecek durumdasınız.” 

Dupin bu kelimeleri söylerken, denizci epeyce kendine gelmiş, durulmuştu; ama tavırlarında o eski canlılık kalmamıştı. 

“Tanrı yardımcım olsun,” dedi, uzun bir duralamadan sonra, “bu iş üzerine bildiklerimin hepsini anlatacağım size; –ama söyleyeceklerimin yarısına bile inanmanızı beklemiyorum– bunu beklemek için aptal olmalıyım. Her neyse, ben suçsuz olduğumu biliyorum, bu yolda ölümü bile göze alarak size her şeyi anlatacağım.” 

Anlattıkları şöyle özetlenebilir: Son zamanlarda Doğu Hint Adalarına bir yolculuk yapmışlar. Onun da  aralarında  olduğu  kalabalık  bir  grup  Borneo  Adasına  çıkarak,  gezmek  için  içerlere  doğru ilerlemiş. Bir arkadaşı ile birlikte, bu orangutanı yakalamışlar. Sonra arkadaşı ölmüş, hayvan sadece onun malı olmuş. Memlekete getirene kadar orangutanın başa çıkılmaz yırtıcılığı yüzünden çekmediği kalmamış, sonunda onu sağ salim Paris’teki evine getirmeyi başarmış; komşuların merakını çekip başına dert olmasın diye de kimselere göstermemiş, sıkı sıkı gizlemiş hayvanı; ayağındaki bir kıymık yarasının geçmesini bekliyormuş. İyileşir iyileşmez satmak niyetindeymiş. 

Cinayetin işlendiği gece ya da sabah diyelim, bir denizciler eğlencesinden döndüğünde, hayvanı kendi odasında bulmuş; bitişikteki küçük, penceresiz, her yanı sıkı sıkı kapalı olan odada olması gerekiyormuş, ama kapısını kırıp dışarı çıkmış. Aynanın önünde, yüzü sabun içinde, elinde usturayla tıraş olmaya çalışıyormuş; herhalde daha önce anahtar deliğinden, sahibinin tıraş oluşunu seyretmiş olsa gerek. Adam böyle tehlikeli bir aleti hayvanın elinde görünce, onu nasıl ustaca kullanabileceğini de kestirdiği için, büyük bir korkuya kapılmış, bir zaman ne yapacağını şaşırmış. Orangutanı en hırçın hallerinde bile korkutup sindiren bir kamçısı varmış, ona el atmış. Kamçıyı görür görmez, hayvan oda kapısından  dışarı  fırlamış;  merdivenden  aşağı,  sonra  da,  talihsizlik  işte,  açık  kalmış  olan  bir pencereden doğru sokağa. 

Fransız tam bir umutsuzluk içinde arkasına takılmış; maymun, elinde ustura, arada bir durup adama bakarak yüzünü gözünü buruşturuyor, ta yanına gelene kadar onu bekliyormuş. Sonra iyice yaklaşınca yeniden kaçmaya başlıyormuş. Kovalama böyle uzun zaman devam etmiş. Saat sabahın üçü olduğu için, caddelerde kimsecikler yokmuş. Morgue Sokağı’nın arkasında kalan dar yoldan geçtikleri sırada, Madame L’Espanaye’in evinin dördüncü katındaki açık bir pencereden dışarı vuran ışık, kaçmakta olan hayvanın gözüne çarpmış. Eve saldırmasıyla paratoner telini görüp akla sığmaz bir çeviklikletırmanması, ardına kadar açık duran pancura tutunup sallanarak yatağın başucuna atlaması bir olmuş. Bütün bu işler bir dakika bile sürmemiş. Orangutan odaya girerken ittiği için pancur gene ardına kadar açılmış. 

Bu arada denizci hem sevinmiş, hem de tasalanmış. Hayvanı yakalamak umudu arttığı için sevinmiş; içine daldığı bu tuzaktan, başka bir yol bulup kurtulması pek olacak şey değilmiş, gene paratoner telinden  inmek  zorunda  kalacakmış;  o  zaman  belki  önünü  kesip  yakalayabilirmiş.  Öte  yandan, maymunun evin içinde yapabileceği işler de, tasalanmasına neden oluyormuş. İşte bu ikinci düşünce adamı yukarı çıkmaya zorlamış. Bir denizci için, paratoner teline tırmanmak güç bir iş değildir; ama sol yanında kalan pencerenin düzeyine gelince durmuş, daha ileri gidememiş; sadece odanın içini şöyle  bir  görecek  kadar  uzanabilmiş.  Gördüğü  şey  öylesine  korkunçmuş  ki  az  daha  aşağı yuvarlanacakmış. Gecenin sessizliğini yırtarak Morgue Sokağı’nda oturanları uykularından uyandıran korkunç  çığlıklar  bu sırada  başlamış.  Üstlerinde  gecelikleri  olan Madame  L’Espanaye  ile  kızı, herhalde, demir kasadaki  bazı  kâğıtları  sıralamaktaymışlar; kasa odanın ortasındaymış. Açıkmış, içindekiler çıkarılıp döşemenin üstüne konmuşmuş. Hayvanın içeri girmesiyle çığlıkların başlaması arasındaki zamana bakılırsa, ikisi de pencereye arkaları dönük olarak oturuyorlarmış, maymunu içeri girer girmez görmedikleri anlaşılıyormuş. Pancurun vurmasını ise rüzgârdan bilmiş olacaklar. 

Denizci içeri baktığı sırada, dev hayvan bir eliyle, Madame L’Espanaye’in saçlarını tutmakta (biraz önce taradığı için, çözükmüş saçları), öbür eliyle de, tıpkı bir berber gibi, usturayı kadının yüzünde gezdirmekteymiş.  Kız  yüzükoyun,  hareketsiz  yatıyormuş;  baygınmış.  İhtiyar  kadının  çığlıkları, debelenmesi   (saçları   işte   bu  sırada   kopmuş)   orangutanın  belki   de   kötü   olmayan  niyetini değiştirmesine, kızmasına neden olmuş. Adaleli kolunu savurduğu gibi kadının gırtlağını kesivermiş. Nerdeyse başını vücudundan ayıracakmış. Kanı görünce kızgınlığı çılgınlık haline gelmiş. Dişlerini gıcırdatarak, gözlerinden alev saçarak, kızın vücudunun üzerine atılmış, korkunç tırnaklarını boğazına geçirmiş,  soluğunu  kesene  kadar  da  bırakmamış.  Odanın  içinde  dolaştırdığı  yabanıl  bakışları karyolanın başucuna gelince durmuş; sahibinin korkudan katılaşmış olan yüzünü görmüş. Çılgınca kızgınlığı,  kuşkusuz  kırbacı  hatırladığı  için,  bir  anda  korkuya  çevrilmiş.  Cezalandırılacağını anladığından olacak, işlediği cinayetleri saklamak ister gibi sinirli bir öfkeyle odanın içinde dört dönmeye  başlamış; yanından geçtiği  eşyaları  deviriyor,  kırıyormuş,  yatağın üstündeki  şilteyi  de ortaya sürüklemiş. Uzatmayalım, önce kızın cesedini  alıp bacanın içine tıkmış; sonra da ihtiyar kadının ölüsünü tuttuğu gibi tepesi üstü pencereden aşağı fırlatmış. 

Maymun sırtında kafası kesik kadınla pencereye doğru yaklaşınca, denizci geri çekilmiş, paratoner telinden aşağı âdeta kayarak inip hemen evinin yolunu tutmuş –bu cinayetler yüzünden başına bir iş açılacağından korktuğu için de  orangutanı  büsbütün gözden çıkarmış.  Merdivendeki  komşuların duydukları sesler, denizcinin o dehşet anında çıkardığı seslerle orangutanın homurdanmalarıymış. 

Benim bunlara katacak başka bir sözüm yok. Orangutan kapının kırılmasından biraz önce paratoner telinden inerek kaçmış olacak. Pencereyi de, herhalde, çıkarken kapamıştır. Onu bir zaman sonra gene sahibi yakaladı ve Jardin des Plantes’a epeyce bir para karşılığında sattı. Emniyet Müdürüne gidip durumu anlatmamız üzerine (Dupin de bir iki noktayı aydınlatacak açıklamalarda bulununca), Le Bon hemen serbest bırakıldı. Emniyet Müdürü her ne kadar arkadaşıma karşı iyi davrandıysa da, işin böyle hiç ummadığı bir yola dökülerek çözülmüş olmasına canının sıkıldığını pek gizleyemedi; hatta, herkes kendi işine baksa, başkalarınınkine burnunu sokmasa gibilerden bir iki şaka yapmaktan dakendini alamadı. 

“Bırak konuşsun,”  dedi  Dupin,  iğneli  şakalarına  cevap  bile  vermemişti.  “Bırak içini  döksün; rahatlasın biraz. Bana, onu kendi kalesinde yenmiş olmak yeter. Gene de şunu söyleyeyim, bu işin içinden çıkamamış olması, öyle kendisinin sandığı gibi şaşılacak bir şey değil; çünkü, aslını ararsan, bizim Emniyet Müdürü  dostumuz,  gereğinden fazla  kurnaz bir  kimsedir,  o  yüzden de  olayların derinliğine inemez. Düşüncelerinin kökü yoktur, bir türlü ayaklarını yer basamaz. Aklı, tıpkı vücudu olmayan bir insana benzer, yalnız bir kafa, Tanrıça Laverna’nın resimleri gibi –ya da, daha iyisi, bir morina balığı gibi, yalnız kafa ile omuzlardan yapılma bir insan diyelim. Gene de iyi adamdır. Konuşmasındaki canlılığı, doludizgin gidişi pek severim; akıllı bir insan diye tanınmasına da bu yeteneği neden olmuştur. Diyeceğim, gerçekleri yalanlamakta, olmayacak şeyleri de birer gerçekmiş gibi açıklamakta kimse ona çıkışamaz, hani de nier ce qui est, et d’expliquer ce qui n’est pas.” 

Yorumlar

Bir yanıt yazın

Ayarlar

×

Bölümler

×

Metin Raporla